6 Mayıs 2024 Pazartesi

06.05.2024

     Ne büyük bir ödül! Başkalarının yerine kendini koyup onların hislerini anlayabilmek. Anlamaktan öte hücrelerinde o acıları, sevinçleri hissetmek de bir ödül mü? Neyin ödülü peki? Neden hissediyorum bir başkasının yaşadığı duyguları? Biliyorum o yüzden; en kötü en bencil insanın bile bu hâlinden biraz öncesinde kırılma anı var. Bu şekilde doğmadı ki. Çevresel koşulları, yaşadığı toplum, içinden çıkamadığı topluluk onu bu hâle getirdi. Önceden olsa üzülürdüm. "Ah ne yazık halbuki içinde azarlanmış, kırılmış bir çocuk var" derdim. Şimdi kabul etmiyorum. 
     Yetişkin kabul edilecek yaş değil de gerçekten beynini geliştirebileceği, dürtüsel hareketlerini kenara atıp kendine olgunlukla bakabileceği yirmi beş-yirmi altı yaşlarına geldiyse o çocuğu affetmeyi en azından öğrenmeye çalışmalı. Şöyle oturup kendi benliğinin oluşum sürecini merak etmeye başlamalı. Bu merak bile yeterli aslında. Sonra zaten kıvılcımı atmış olup her şeyi bir sırayla anlamaya başlar insan. Kıvılcım aleve dönüşür, yakar, tüketir. Geriye duman ve is kalır. Ama onlar da bir süre sonra dağılır gider. Alırsın eline temizlik malzemelerini ve her şey tertemiz. Tekrar inşa et bildiğin hâliyle ama bu sefer öncelik sen ol, kendin ol. Yaz, çiz, boya renk renk.
     O üzgün çocuklara artık üzülmüyorum, yetişkin boyutlarındaki üzgün çocuklara. "Bedenim küçükken zihnim boşken kırdılar, karanlıkla doldurdular ondandır ben de şimdi o yetişkin bedenimdeyken başka küçük gördüklerime yaşadıklarımı yaşatayım da geçmişimin acısı benden çıksın gitsin. Anlık duygusal tatminimi yaşayayım. Sonrası ne olursa olsun, kime ne zarar vermişsem kalksın kendi kendine başa çıksın. Zaten ben de o yollardan geçtim, hayat böyledir..."
     Hayır! Hayat, sen neyi tercih edersen odur. Bu döngüyü başkaları üstünden tekrar ettirmeye çalışırsan o iç huzurunu ömür boyu arar durursun. Ben zarar gördüysem, üzgün çocuk hâlâ içimde bir yerlerdeyse gider dışarılarda ona benzer, belki daha kötü muamelelere maruz kalan; boyutu çocuk, varlığı çocuk ve ruhu çocuk olan o bedene sarılırım ki dünyanın tamamen bir bataklık olmadığını, en azından o çamurları temizlemeye çalışan birkaç cesurun olduğunu görsün. Böylece ayırt etsin burada her türlü oyunun olabileceğini ve ona göre konumunu belirlesin.
     Her gördüğüne pozitif olmasın, negatif de bakmasın. Sadece dışarıdan izleyip anlayarak dahil olması gerektiği yerde tercihini yapsın. Çocuklar hariç kim, yaptıklarıyla nasıl muameleyi hak ediyorsa ona göre davransın. Bu yüzden empati ya da sempati yeteneklerinin de bir sınırı olmalı. Bu sınırı kendin çizmelisin. Yoksa "ama ben hep çok iyi niyetliydim, sonucunda zarar gördüm" demeye devam edersin. 
     Ben, bu ödülü uzun yıllar fütursuzca kullandım. Artık o sınır somutlaştı dünyamda.

17 Ağustos 2023 Perşembe

06.10.2023-21.35

 

    Başımın okşanması, saçlarımın içinde sadece sevginin ellerinin gezmesi...

  İhtiyacım olan söylediklerimin bir gün dinlenecek olması. Yüreğimde burukluk olmadan düşündüklerimi, yargılayan gözlerin gölgesi altında ezilmediğini hissederek öyle bir akıcılıkla anlatmak istiyorum ki; aşkına varmaya çalışırcasına çağlayan uslanmaz, hırçın nehirler bile kıskansın. Düşüncelerimin kıskanılması bir nehir tarafından ve benim o nehir gibi tüm insanlığın içindeki sevgisizliği akışta alıp götürebilmem uzaklara, ne güzel bir kısır döngü.

  Bir can kulağı bulup anlatabilirsem o an benim için bütün ömre bedeldir. Ve o kulağın arkasında benim saçlarımın arasından alınmış masum bir papatya, tüm çiçeklerden daha güzeldir. Sevildikçe saçlarım bir güzel elde, istemem başka hediye.

  Ne var ki bu toz pembe hayal penceremden kafamı kaldırıp dışarıyla her yüzleştiğimde bir çığlık kopar içimde. Kulaklarımı patlatırcasına atar çığlığını geçmişimdeki en acı hikaye. Daha da fazla hırçınlaşır, öfke duyar, çığlıklar atar, çıkamaz zihnimin parmaklıklarından çocuk ruhum; bulamadıkça bir can kulağı sermaye. 

  İşte o zaman alırım kalemimi elime.

10 Mayıs 2022 Salı

Kendime Öğüt

   Yanlış zamanların yanlış insanlarıyla vakit öldürdük sandık hep. Oysa zamanlarda hiçbir sorun yoktu ve insanları kendimize doğru kılabilmek bizim elimizdeydi. 

   Hep doğruyu bekledik daha belimizi bile doğrultamazken. ''Ben istiyorum, ben yaptım'' demek hepimize en kolay gelen fakat ''ben değişmeliyim, doğru olanı yapmalıyım'' demek de bir o kadar zor.

  Zoru başaranlar kuş gibi özgür uçmuşsa hırslarımızı bu yönde kullanıp mutluluğu elde etmek en doğrusu olmaz mı?

                                                                                                        22.09.2020



9 Şubat 2022 Çarşamba

YENİ YÖNLER

    Yirmili yaşlarımın yarısını bitirdim. İlk yarıda hayatımı eline kitap dahi alamayan insanlarla harcadığım için kendimden özür diliyorum. Bu bir sitem değil; onlar insanların düşünce dünyalarını çözümlemeye çalışma yolunda acısıyla, tatlısıyla ve özellikle trajikomikliğiyle bana ilk tecrübelerimi yaşattılar. Çünkü artık kitap okuyamayan, okusa bile doğruluk süzgecinden geçiremeyip sorgusuz inanan insanların benim hayat görüşüme uygun olmadığını düşünüyorum. Ama yanlış anlaşılmasın perspektifleri olmadığını söylemiyorum, sadece perspektiflerini genişletmeye çalışsalar bile belli bir noktada durup tıkanacaklarını düşünüyorum. Bu yüzden her yaşında yeni dünyalar keşfetmeye açık insanlara hayatımda yer açmaya karar verdim.

    Bakalım ikinci yarıda benim fikirlerim ne yönde değişecek? Umarım her gün değişen, yenilenen, arınan düşüncelerimiz; duygu dünyamız olur. Ölüm anında bile ''ben her şeyi keşfettim, artık öğrenecek bir dünya yok'' diyen insanlardan olmamak dileğiyle...

                                                                            28.08.2021

16 Aralık 2021 Perşembe

Güce Tapan Toplumlar Podcast'i Üzerine Yorumlarım


 


''Bizim gibi toplumlar güce tapar. Tanrı'yı göremediğimiz ve onunla konuşamadığımız için onu somutlaştırıp güçlü liderlere, otoriter makamlara Tanrı yetkisi veriyoruz. Ve o liderler aslında bizim hiç sahip olmadığımız, göremediğimiz, konuşamadığımız, tutamadığımız Tanrı'nın somutlaştırılmış versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin; sultanlar için 'Allah'ın yeryüzündeki gölgesi' yakıştırması.''


   Bahsedilen otoriter makamları ya da liderleri hayatımızın her alanına kodlamış gibiyiz bence. Ailede ebeveynler, sosyal çevrede yaşça büyükler, okulda öğretmenler vb. bizim toplumumuzda bireyler tarafından otorite makamına örnek teşkil edecek şekilde algılanmış -bilinçli veya bilinçsiz- ve denetim açlığını doyurma hissini karşılamış. İnsanımız yönlendirilmeyi bir ihtiyaç olarak görmüş, bu da nesillerce süregelmiş. Bir üst bilincin, onun denetiminin, yönlendirmesinin, yargılamasının varlığına inanırsak daha iyi bir insan, daha faydalı bir birey olabileceğimize programlanmışız sanki. ''Elalem ne der'' sözü bile bu algıyı kanıtlar nitelikte. 

   Halbuki topluma faydalı olmak istiyorsak değişime açık olmalıyız. Hayatın en kişisel alanlarında bile otorite denetimini kabullenmemizi ve ondan korkmamızı sorgulamalıyız. Öğretilenleri öğrenip üstüne kendi fikirlerimizi üretebilmeliyiz ki iyi bir insan olabilelim. Yönlendirilmeyi evrensel objektiflikte kabul edip yargılanmayı buna göre oluşturduğumuz vicdani ve ahlaki değerlerde aramalıyız. Benim bu görüşümü destekler nitelikte olan bir söz de yine bizim toplumumuzdan çıkmıştır: ''Akıl yaşta değil baştadır.'' 

   Kendi içinde çelişen yapımızı düzeltebilmemiz ümidini de korursak işte o zaman ilk adımı atmış olacağız, kendimizi yönlendirebilmeye.

3 Ocak 2021 Pazar

       Yazma deneyimini gerçekleştirmek, uzun ve zorlu bir içsel sancı sürecinden geçerek oluşuyormuş. 

       Yazıma karamsar bir hava katmak istemem ama yaşadığımız dünya insanoğlunun varlığından bu yana pek de iyimser bakılabilecek bir yer değil. Zaten ben de bundan bahsedeceğim.

       Toplumsallaştıkça, toplumun içinden bir saniye bile olsa çıkıp iç dünyamızda nedensellikleri soyut ve somut senteziyle düşünmenin tadına varabileceğimizi anlayamıyoruz. Bir birey, öznel bir varlık olduğumuzu öylesine unutuyoruz ki bu da toplumun içinde özümüzü erittiğimizi fark etmemizi engelliyor. Toplumsal kültürün tabuları bireyselliğimizi sömürüyor. İçinde düşünme ve bunları yazma isteği olan ben de bu sömürünün etkisinden çıkma sancılarını yaşıyorum hâlâ. Aslında yazma isteği de topluma düşüncelerini açma güdüsünden kaynaklanıyor. Eğer ben ve benim gibi varlık bilincini düşünen insanlar da toplum sömürüsünün kızgın sularında erimeyi kanıksamış olursak, o suların toprağa karışması gibi pes etmiş ve göreceliliğimizi yitirmiş oluruz.

       Bahsettiğim toplum sömürüsü maddi bir anlam taşımıyor. Manevi duygular, bölgesel/ülkesel kültür, özünde bireysel olan algı kavramının toplumsallaştırılıp bir coğrafi konumdaki tüm bireylere mâl edilmiş olması, toplum sömürüsüdür benim gözümde.

                                                                                01/05/2020

06.05.2024

      Ne büyük bir ödül! Başkalarının yerine kendini koyup onların hislerini anlayabilmek. Anlamaktan öte hücrelerinde o acıları...