''Bizim gibi toplumlar güce tapar. Tanrı'yı göremediğimiz ve onunla konuşamadığımız için onu somutlaştırıp güçlü liderlere, otoriter makamlara Tanrı yetkisi veriyoruz. Ve o liderler aslında bizim hiç sahip olmadığımız, göremediğimiz, konuşamadığımız, tutamadığımız Tanrı'nın somutlaştırılmış versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin; sultanlar için 'Allah'ın yeryüzündeki gölgesi' yakıştırması.''
Bahsedilen otoriter makamları ya da liderleri hayatımızın her alanına kodlamış gibiyiz bence. Ailede ebeveynler, sosyal çevrede yaşça büyükler, okulda öğretmenler vb. bizim toplumumuzda bireyler tarafından otorite makamına örnek teşkil edecek şekilde algılanmış -bilinçli veya bilinçsiz- ve denetim açlığını doyurma hissini karşılamış. İnsanımız yönlendirilmeyi bir ihtiyaç olarak görmüş, bu da nesillerce süregelmiş. Bir üst bilincin, onun denetiminin, yönlendirmesinin, yargılamasının varlığına inanırsak daha iyi bir insan, daha faydalı bir birey olabileceğimize programlanmışız sanki. ''Elalem ne der'' sözü bile bu algıyı kanıtlar nitelikte.
Halbuki topluma faydalı olmak istiyorsak değişime açık olmalıyız. Hayatın en kişisel alanlarında bile otorite denetimini kabullenmemizi ve ondan korkmamızı sorgulamalıyız. Öğretilenleri öğrenip üstüne kendi fikirlerimizi üretebilmeliyiz ki iyi bir insan olabilelim. Yönlendirilmeyi evrensel objektiflikte kabul edip yargılanmayı buna göre oluşturduğumuz vicdani ve ahlaki değerlerde aramalıyız. Benim bu görüşümü destekler nitelikte olan bir söz de yine bizim toplumumuzdan çıkmıştır: ''Akıl yaşta değil baştadır.''
Kendi içinde çelişen yapımızı düzeltebilmemiz ümidini de korursak işte o zaman ilk adımı atmış olacağız, kendimizi yönlendirebilmeye.